Banu Tozluyurt’tan Kaybolmadan

Banu Tozluyurt’un dokuzuncu kitabı “Kaybolmadan” Nemesis Kitap’tan 2026 yılı Mart ayında çıktı. Kitapta yer alan on yedi hikâyede, yazarın yaşadığı, iz bırakan anılarından çıkardığı derslerle heybesine doldurduğu hayat bilgeliğini okuyorsunuz.

Banu Tozluyurt ile 2013 yılında kolektif kadın kitapları üçlemesinin ikinci kitabı olan İmza: Karın vesilesiyle yollarımız kesişti. O günden bu yana birçok proje, kitap ve etkinlik gerçekleştirdi. Son kitabı “Kaybolmadan”ı dersler çıkararak okudum. Kitaptaki hikâyeler, hayat yolculuğumuzda karşılaştığımız her olaya farklı bir gözle durup bakmanın, kendi iç sesimizi dinlemenin ve özümüzü hatırlamanın önemini fark ettiriyor.

İNSANI DÖNÜŞTÜREN ŞEY BİLGİ DEĞİL

O BİLGİNİN KALPTE BIRAKTIĞI İZDİR

Önyargısız, vicdanlı, gönül gözüyle gören; empati yapabilen, dürüst, paylaşmanın değerini bilen, anlayışlı, cömert, adaletli, sözünün eri ve merhametli… Tüm bu erdemlere sahip ahlâklı insanların dünyayı kurtaracağına inancımı senin kitabın pekiştirdi. İnsani değerlerin kıymetini anılar üzerinden anlatma fikri nereden doğdu?

Sanırım bu fikir bir “karar”dan çok, bir birikimin sonucu olarak doğdu. Hayatın içinde karşılaştığım küçük anlar, insanların en kırılgan ve en gerçek hâlleri, bende hep iz bıraktı. Bir çocuğun dürüstlüğü, bir annenin sessiz fedakârlığı, bir yabancının inceliği… Bunlar büyük teorilerden çok daha öğreticiydi.

Ben değerlerin anlatılarak değil, hissettirilerek aktarılabileceğine inanıyorum. Anılar, bu yüzden benim için bir araç değil, bir köprü. Okuyan kişi kendi hayatından bir parçayı hatırlasın, “ben de böyle hissetmiştim” desin istedim. Çünkü insanı dönüştüren şey bilgi değil, o bilginin kalpte bıraktığı izdir.

“DURMAK” BENİM İÇİN FİZİKSEL BİR EYLEM DEĞİL

ZİHİNSEL VE DUYGUSAL BİR HÂL

“Bu kitabı durduğum, baktığım ve kendimi dinlediğim bir dönemde yazdım” diyorsun ama ben biliyorum ki pek duran bir kadın değilsin. Şu anda süregelen birçok proje yürütüyorsun. Bize bunlardan da bahsedebilir misin?

Evet, dışarıdan bakıldığında hareket hâlinde bir hayatım var. Eğitimler, yazılar, söyleşiler, sosyal sorumluluk projeleri… Ama “durmak” benim için fiziksel bir eylem değil; zihinsel ve duygusal bir hâl.

Bu aralar bir yandan “Kaybolmadan”ın yolculuğu devam ederken, diğer yandan yeni hikâyeler üzerinde çalışıyorum. Aynı zamanda psikolojik sermaye ve toplumsal cinsiyet üzerine eğitimlerim sürüyor. İnsanlarla bir araya gelmek, onlarla fikir alışverişinde bulunmak beni inanılmaz besliyor.

Defne Ongun Müminoğlu ile dört yıldır yürüttüğümüz Birlikte Geleceğiz Sürdürülebilir Destek Projesi ile her ay bir dezavantajlı bölgeye gitmeye devam ediyoruz. 36. Durağımızı tamamladık geçen ay.

Yine Armağan Portakal ile on yıldır devam eden 2 Kadın Anadolu’da adlı seyahat oluşumuzla Türkiye’yi gezmeye, anlatmaya, paylaşmaya devam.

Bir de içimde büyüyen başka bir hayal var, sanırım yakın zamanda onun müjdesini verebilirim. Yani evet hayatımda her zaman bir hareket var ama o hareketin içinde kendime ait sessiz bir alanım da yok değil.

KAYBETTİĞİMİZ ŞEY ZAMAN DEĞİL, FARKINDALIK

Çevremize baktığımızda çoğu insanın durmaya hiç vakti yok gibi görünüyor. Her şey çok hızlı değişiyor ve insanoğlu da buna ayak uydurma telaşıyla koşuşturup duruyor. Sence hatırlamamız gereken en önemli değer nedir?

Tek bir değer söylemek zor ama eğer birini seçmem gerekirse, “vicdan” derim.

Çünkü vicdan varsa adalet de vardır, merhamet de vardır, dürüstlük de… Vicdan insanın iç pusulası gibi. Kaybolduğumuzda yönümüzü bulmamızı sağlayan şey o.

Bugün hızın içinde kaybettiğimiz şey aslında zaman değil, farkındalık. O yüzden belki de en çok hatırlamamız gereken şey şu: Yavaşlamak, görmek, gerçekten bakmak… Ve içimizdeki o sesi susturmamak.

Umudu hep yeşil tutmanın ve neşeli olmanın, kaliteli bir yaşam sürmek için gerekli olduğunu düşünenlerdenim. Ancak bazı zorlu ve acı durumlarda bu ne kadar mümkün? Sen dibe vurduğunda nasıl başarıyorsun oradan çıkabilmeyi?

Umudun her zaman güçlü bir duygu olduğunu düşünmüyorum. Bazen umut, sadece vazgeçmemektir.

Ben zor zamanlarda kendime büyük hedefler koymam. Küçük şeylere tutunurum. Bir cümleye, bir anıya, bir dost sesine… Çünkü insanı karanlıktan çıkaran şey çoğu zaman büyük ışıklar değil, küçük kıvılcımlardır.

Bir de şuna inanıyorum: Acı, eğer bastırılmazsa öğretir. Ben acının içinden geçmeyi seçiyorum, etrafından dolanmayı değil. O yüzden düştüğümde kendime şu soruyu sorarım: “Bu bana ne anlatmak istiyor?” Cevabı bulduğumda, aslında biraz iyileşmiş olurum.

BELKİ DE MESELE KAYBETMEK DEĞİL… HATIRLAMAK

Hayat yolculuğunda bir yerlere yetişmeye çalışan; gören ama gerçekten bakmayan, kendi sesinden başkasını duymayan, sadece kendini düşünen insanlarla çevrelendiğimiz hissine kapılıyorum zaman zaman. Durup bir “günaydın” dediğinde şaşkınlıkla yüzüne bakanlara inat, hâlâ “günaydın” diyenlerdenim. Ne zaman kaybettik bizler zarafetimizi ve inceliğimizi?

Belki de bir anda kaybetmedik… Yavaş yavaş, fark etmeden uzaklaştık.

Hızlandıkça kabalaştık. Tüketmeye alıştıkça kıymet bilmeyi unuttuk. Kendimizi merkeze koydukça başkalarını duymamaya başladık.

Ama ben hâlâ umutsuz değilim. Çünkü bir “günaydın” hâlâ bir şeyi değiştiriyor. Bir tebessüm hâlâ bir insanın gününü güzelleştirebiliyor.

Zarafet dediğimiz şey aslında çok büyük bir erdem değil; küçük şeylere gösterilen özen. Birine bakarken gerçekten bakmak, dinlerken gerçekten dinlemek…

Belki de mesele kaybetmek değil… Hatırlamak.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ediyorum. Ankara’da bir imza günü yapmanı diliyorum.

Yorumun benim için değerli

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz