Sosyal medyada sürekli yeni şeyler almaya teşvik edildiğimiz bir çağda, Begüm Yağcı tam tersini yapıyor: Daha az tüketmenin, sahip olduklarımızı daha bilinçli kullanmanın mümkün olduğunu anlatıyor. Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu olan ve Domino Tekstil’de sürdürülebilirlik müdürü olarak çalışan Yağcı, “Sürdürülebilir Bir Yaşam” adlı Instagram hesabında moda endüstrisinin bilinmeyen yönlerini paylaşırken, sürdürülebilir yaşamı günlük hayatımıza nasıl dahil edebileceğimizi de sade ve uygulanabilir önerilerle anlatıyor. Sadece anlatan değil, anlattıklarını hayatının her alanında uygulayan bir isim olmasıyla da ilham veriyor.


DOLABIMDAN GİYİNMEK YAŞAM BİÇİMİNE DÖNÜŞTÜ
75 gün dolabımdan giyiniyorum videolarınla tanıdım seni. Takip edebildiğim kadarıyla 75 gün diye başlayıp 168 günle tamamladığın bir yolculuk oldu bu süreç, değil mi? Sana eşlik edip hiç alışveriş yapmadan dolabındakilerle 168 gün seninle giyinen kadınlar oldu mu?
Çok teşekkür ederim, buradan tanınmış olmak beni ayrıca mutlu ediyor çünkü gerçekten çok severek yaptığım bir seriydi bu.
Evet, 75 gün diye başlayıp 168 güne kadar uzayan bir yolculuk oldu. Hatta daha da devam edebilirdi. Süreç içinde hamileliğim araya girdi ama onu bile aslında dolabımdan giyinerek geçirdim. Özellikle hamilelik gibi vücudun hızlı değiştiği dönemlerde büyük alışverişler yapmak bana hiç iyi gelmiyor. O süreçte sadece iki ürün grubu aldım: biri bikini (çünkü ölçülerim değişti ve elimdekiler olmuyordu), diğeri de iç çamaşırı. Onun dışında mevcut dolabımla devam ettim, hatta sütyen uzatma aparatları gibi küçük çözümlerle süreci yönettim.
168 günün bitmesinin sebebi de aslında tamamen teknikti; bir iş birliği kapsamında bir ürün paylaşımı yaptım ve orada seri sonlanmış gibi oldu. Yoksa benim için bu bir “meydan okuma”dan çok bir yaşam biçimine dönüşmüştü.
En güzel kısmı ise şuydu: Benimle birlikte bu yolculuğa çıkan çok fazla kadın oldu. Hatta bazıları hedefi 75 gün bile koymadı, daha küçük hedeflerle başladı. Ben de zaten hep bunu öneriyorum; önemli olan başlamak.
Geçen sene hamileyken “Dönüştüren Kadınlar Derneği” ile birlikte 25 günlük bir versiyonunu da yaptık ve onu da tamamladık. Ama ben sonrasında da dolabımdan giyinmeye devam ettim ve paylaşmayı sürdürdüm.
Bence bu deneyimi birileriyle birlikte yapmak işi daha da keyifli hale getiriyor. Hatta şu an konuşurken bile içimde yeniden başlama isteği oluştu. 🙂
BEN SEVGİYLE BÜYÜMÜŞ BİRİYİM
İzmir’de hayata gözlerini açan Begüm nasıl bir aileye doğdu? Güler yüzlü, hayatla barışık ve neşeli hâlini kime borçlusun? Annene mi babana mı benziyorsun?
Aslında ben Ege’li, kadınların güçlü olduğu, sevginin çok görünür olduğu bir ailede büyüdüm. Anne ve baba tarafım birbirine çok yakın olduğu için kalabalık, iç içe bir aile hayatımız vardı. Bu yüzden hiç “tek çocuk” gibi hissetmedim kendimi. Hep bir kalabalığın, bir ait olmanın içindeydim.
Hayatımda en büyük kırılma noktalarından biri babamı kaybetmem oldu. Ondan sonra anneannem, annem ve ben birlikte yaşamaya başladık. Ve dönüp baktığımda şunu çok net görüyorum: Benim sürdürülebilirlik bakış açımın temeli aslında anneannemden geliyor. Onun becerisi, yoktan var edebilme hali… Annem de aynı şekilde; güçlü, üretken ve hayatla barışık bir kadın.
Güler yüzlü ve neşeli olduğumu söylemeniz beni çok mutlu etti. Çünkü bu tamamen ailemden bana geçen bir miras. Bizim evde kötü şeyler yok sayılmazdı ama her zaman içinden iyi bir taraf bulunurdu. Kendimizle barışık olmayı, gülmeyi ve hayata rağmen hafif kalabilmeyi öğrendik.
Aynı zamanda çok gerçek bir aileydik. Birbirimizi çok severdik ama en çok da birbirimizi eleştirirdik. Bu da bizi daha güçlü, daha farkında yaptı. Sevgiyle büyüyen ama aynı zamanda kendine ayna tutabilen bir ortamdı bizimkisi.
Tip olarak babama, karakter olarak ise annemle anneanneme benziyorum. Ama son yıllarda fark ediyorum ki babaannemden de çok şey taşımışım. Genetik dediğimiz şey gerçekten sadece fiziksel değil, ruhsal bir aktarım da.
Bugün kim olduğumu sorarsanız, cevabı çok net:
Ben sevgiyle büyümüş biriyim.
Ve insanın hayatında alabileceği en güçlü temel bu.
FARKLI ALANLARDAN ÖĞRENDİKLERİMİ
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİĞE TAŞIDIM
Annen Prof. Dr. Arzu Marmaralı Ege Üniversitesi, Tekstil Mühendisliği Bölümü’nün başarılı bir akademisyeni. Tekstil sektörüne yönelmende büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Halkla ilişkilerden tekstile ve sürdürülebilirliğe uzanana yolculuğun nasıl gelişti?
Aslında her kendini gerçekleştirmeye çalışan çocuk gibi ben de uzun süre “asla tekstil sektöründe çalışmam, mühendis olmam” diyen taraftaydım. Annemin akademisyen bir arkadaşı bana özellikle mühendislik konusunda çok telkinde bulunmuştu… dinlemedim 🙂 Ama bugün dönüp baktığımda şunu çok net söylüyorum: Kendisi son derece haklıymış.
Çünkü fark ediyorum ki ben zaten bir “mühendis kafasıyla” büyümüşüm. Sorgulayan, sistem kuran, neden-sonuç ilişkisi arayan bir zihnim var. Ama iletişim bana daha yakın geldiği için üniversitede bu alanı tercih ettim. Ve iyi ki etmişim diyorum; çünkü iletişim eğitimi bana bakış açısı kazandırdı, farklı yerlerden düşünmeyi öğretti.

Tekstil sektörüne girişim ise annem vesilesiyle oldu. İlk işimde insan kaynaklarında çalıştım çünkü yüksek lisans tezimi bu alanda yapmıştım. Ama burada şuna çok inanıyorum: doğru yer, doğru zaman ve biraz da hayatın seni doğru insanlarla karşılaştırması… İlk işverenimin annemle yaptığı bir sohbet sonrası orada işe başlamam benim için çok kıymetli bir kırılma noktasıydı.
Sürdürülebilirlik yolculuğum da yine bir yönlendirme ile başladı. O dönemde bu alan henüz bu kadar konuşulmazken, Şükrü Ünlütürk’ün öncülüğünde ilk sürdürülebilirlik raporunu hazırlayan ekipte yer aldım. Bu deneyim beni inanılmaz etkiledi. Aslında o an şunu fark ettim: Benim yapmak istediğim iş tam olarak bu.
Sonrasında bu alanda daha derinleşebileceğim bir şirkete geçtim ve bugün geriye dönüp baktığımda bunun hayatımın en doğru kararlarından biri olduğunu görüyorum.
Tekstil sektörünü çok seviyorum. Bu biraz da köklerden geliyor. Anneannem terziydi. Yani üç kuşaktır bir şekilde tekstilin içindeyiz. Bir dönem enerji sektöründe de çalıştım, sürdürülebilirlik tarafında. Onu da çok sevdim ama tekstilin tozunu bir kez yuttuktan sonra başka bir şey aynı hissi vermiyor.
Ayrıca tekstil, sürdürülebilirlik konusunda hem dünyada hem Türkiye’de en öncü sektörlerden biri. Bu da beni hep daha çok motive etti.
Ben kariyerimde hep merak duygusuyla ilerledim. Farklı alanlardan öğrendiklerimi sürdürülebilirliğe taşıdım. Ama şunu da çok net söyleyebilirim: Benim kariyer yolculuğumu sadece iş hayatım değil, özel hayatım da şekillendirdi.
“Sürdürülebilir Bir Yaşam” hesabı da tam olarak buradan doğdu. Yaklaşık 7 yıl önce öğrendiklerimi paylaşma isteğiyle başladı. Bugün 15 yıldır tekstil sektöründeyim ve verdiğim her karara şükrediyorum.
Çünkü kariyer dediğimiz şey biraz şans, ama çok daha fazlası emek.
Ben ikisini de sonuna kadar yaşadım.
Ve bugün gerçekten mutlu olduğum bir kariyerin içindeyim.
ZEYTİN SADECE GEÇMİŞİMİZ DEĞİL, GELECEĞİMİZ DE
Yağcı soyadından da anladığımız üzere ailende, köklerinde zeytincilik var. Binlerce yıl boyunca insanlara sabır, barış ve şifa kaynağı olmuş zeytin ağaçlarının kıymetini bilmeyenlere neler söylemek istersin?
Evet, soyadımın da işaret ettiği gibi biz üç kuşaktır zeytincilikle uğraşan bir aileyiz. Ben de aslında bu kökün devamı olan dördüncü kuşağım. Zeytinle bağım o kadar güçlü ki bunu en güzel kızımın ismine de yansıttım; Olivia. Bu bile benim için zeytinin ne kadar derin bir anlam taşıdığını anlatıyor.
Zeytin ağacı sadece bir tarım ürünü değil. Binlerce yıldır insanlığı besleyen, sabrı öğreten, şifa veren ve barışı simgeleyen çok kıymetli bir miras. Bu yüzden bu ağacın değerini bilmemek aslında kendi köklerimize yabancılaşmak demek.

Bir dönem zeytini korumak için yasa çıkaran bir ülkeyken, bugün kısa vadeli kazançlar uğruna bu kadar köklü bir değerin göz ardı edilmesi açıkçası hepimiz adına düşündürücü ve üzücü. Kızılderililerin çok sevdiğim bir sözü var: “Bir gün beyaz adam paranın yenmediğini anlayacak.” Ama umarım biz o noktaya gelmeden fark ederiz.
Biz, tüm zorluklara rağmen zeytinciliğe devam eden bir aileyiz. Bu sadece bir meslek değil, bir sorumluluk. Ben de kendi adıma, bulunduğum her platformda bunun önemini anlatmayı bir görev olarak görüyorum. Çünkü zeytin aslında sadece geçmişimiz değil, geleceğimiz de.
“REDDETME” DEĞİL, BİR “FARK ETME” MESELESİ
Tüketim toplumu olmayı pompalayan, sürekli almaya teşvik eden bir sosyal medya çukuruna düştüğümüz bu günlerde, senin bitirdiğin ürünlerin ambalajlarını kesip içindekileri son damlasına kadar kullanmanı takdir ediyorum. Bu konulara dikkat çekmek, farkındalık yaratmak senin için neden bu kadar önemli?
Sürdürülebilirlik alanında çalışmaya başladıktan sonra aslında yaptığım şey biraz “yeni bir şey öğrenmek” değil, özümü hatırlamak oldu. Çünkü ben hep söylüyorum; uzun yıllar gerçekten iflah olmaz bir alışveriş tutkunuydum.
Bu farkındalık nasıl geldi? Aslında çok basit: Anneannemin yıllardır söylediği şeyleri hatırladım. “İsraf etme” cümlesi bir anda sadece bir öğüt olmaktan çıktı, karşıma bilimsel bir gerçek olarak çıktı. Çünkü hiçbir kaynak sınırsız değil. Üstelik sınırlı olan bu kaynakları, bizim sınırsız gibi davranan tüketim alışkanlıklarımızla tüketiyoruz.
Ve bu denklem sürdürülebilir değil. Bu farkındalıkla birlikte hayatımda çok net bir kırılma yaşadım. Artık benim için mesele “daha fazlasına sahip olmak” değil, sahip olduklarımın hakkını vermek oldu.
O yüzden evet, gördüğünüz gibi ambalajları kesiyorum 🙂 Ama bu sadece kozmetikte değil; bizim evde gıdaların kutuları da kesilir, her şey sonuna kadar kullanılır. Kırık diye bir şeyi hemen çöpe atmayız; işlevini yerine getirebiliyorsa kullanmaya devam ederiz. Çünkü bu bir alışkanlık değil, bir bakış açısı.
Ben tüketim toplumuna karşı bir noktadayım ama bunun bir “reddetme” değil, bir “fark etme” meselesi olduğunu düşünüyorum. Çünkü değişimin mümkün olduğunu önce kendimde gördüm.
Benim hayatım değiştiyse, herkesinki değişebilir.
Ben de bu yüzden anlatıyorum.
DAHA AZ EŞYA, DAHA ÇOK HUZUR
Sürdürülebilirliğin, “daha az şeye sahip olmak” tan çok, “sahip olduğum şeylerle daha uzun ve daha bilinçli bir ilişki kurmak” demek olduğunun altını çiziyorsun. Bu bilince ne zaman ve nasıl ulaştın?
Aslında bu bilinç benim çocukluğumda vardı. Çünkü annem, anneannem ve babaannem böyle yaşayan kadınlardı. Yokluk görmüş bir nesilden geldikleri için her şeyin kıymetini bilirlerdi. Bizim evde hiçbir şey “çöp” olmazdı; her şey bir şekilde dönüşür, başka bir şeye evrilirdi.
Ama sonra 90’larda büyüyen bir çocuk olarak bambaşka bir dünyaya maruz kaldım. Reklamlar, mesajlar hep aynıydı: “Daha fazlasını iste, daha fazlasına sahip ol.” Ve ben de bir dönem bunun içine girdim. Tatminsiz bir dönemdi bu.

Kırılma noktası ise çok netti:
Bir gün sahip olduğum eşyaların bana fazla geldiğini hissettim. Hatta bir adım ileri gideyim, eşyaların bana değil, benim eşyalara hizmet ettiğimi fark ettim.
O an bir şey değişti. Başta bunu minimalizm zannettim. Ama zamanla şunu anladım: Minimalizm sadece bir araç. Asıl mesele, sahip olduklarınla kurduğun ilişki.
Bugün benim için sürdürülebilirlik, daha az şeye sahip olmak değil; sahip olduğum şeylerle daha uzun, daha bilinçli ve daha saygılı bir ilişki kurmak demek.
Ve şunu çok net söyleyebilirim:
Daha az eşya, daha çok huzur getiriyor.
Ama asıl mutluluk, elindekinin kıymetini bilmekten geliyor.
HİKÂYESİ OLAN EŞYALAR ÇOK KIYMETLİ
Biz çocukluğumuzda, kendi ablamız ya da abimiz olmasa bile akrabalarımızın çocuklarının küçülen kıyafetlerini giyerdik. Bu şekilde kıyafetler el değiştirirdi, ta ki ömrü dolana kadar. “Dolabımda sürdürülebilir bir hazine var,” diyerek kayınvalidenin 20 yıllık ceketini, babaannenin 44 yıllık hırkasını ve annenin 37 yıllık bluzunu paylaştın. Hâlâ bu bilinçte insanların olduğunu görmek umut veriyor. İnsanlar hikâyesi olan parçaların değerini yeterince biliyor mu?
Açıkçası bugün hikâyesi olan parçaların kıymetinin eskisi kadar bilindiğini düşünmüyorum. Bu konuda hepimiz hemfikiriz bence. Çünkü yeniye verdiğimiz değer, çoğu zaman geçmişin önüne geçiyor.

Ama ben kendimi bildim bileli bunun tam tersindeyim. Ailemden gelen eşyalarla aram hep çok güçlüydü. Anneannemin eşarplarına gerçekten âşıktım, onların benim olmasını çok isterdim. Onlar da verdiğim kıymeti gördükleri için çoğu zaman benimle paylaşırlardı. Hâlâ o parçaları kullanıyorum.
Benim için bu parçalar sadece “eski” değil. Bir kere eski kaliteyi, eski dikiş tekniklerini bugün aynı şekilde bulmak gerçekten çok zor. Ama daha da önemlisi, onların bir hikâyesi var. Yurt dışında “statement piece” dedikleri, dikkat çeken parçalar benim dolabımda genelde böyle hikâyeli olanlar.
Sadece kendi ailemden değil; ikinci el ya da başkasından gelen parçaları da çok seviyorum. Mesela çok sevdiğimiz bir aile büyüğümüzü kaybettik, ondan bana bir masa örtüsü kaldı. Tamir ettirdim ve kullanıyorum. Her baktığımda bir anı taşıyor.
Bu yüzden ben eşyaya sadece “kullan-at” olarak bakamıyorum. Evimde de yeni süs eşyaları almam; hep ailemden kalanları kullanırım. Çünkü bana göre bir eşyanın oradan oraya geçerek yaşaması, onun değerini kat kat artırıyor.
Kısacası mesele sadece kıyafet değil.
Mesele, eşyayla kurduğumuz ilişki.
Ve o ilişki ne kadar derinse, o parça o kadar kıymetli oluyor.
GERÇEK DEĞİŞİM, ZİHNİN GERÇEKTEN İKNA OLDUĞUNDA BAŞLIYOR
Sürdürülebilir bir yaşamın sadece dolabımızla ya da mutfağımızla ilgili olmadığını, zihnimizle de ilgili olduğunu vurguluyorsun. Sürekli şikâyet etmeyi, “Ben zaten yapamam” diyen o iç sesi, değişimden korkmayı, hep birilerini suçlamayı, herkesten onay beklemeyi ve geçmişi tekrar tekrar düşünmeyi bırakın diyorsun. Tüm bunların doğru olduğunu bilip de nasıl uygulayacağını bilemeyenlere neler söylemek istersin?
Kesinlikle sürdürülebilir bir yaşam tek bir alana ait değil; bir bütün. Psikolojik sağlığınızdan seçimlerinize, yediklerinizden ilişkilerinize kadar her şeyi kapsıyor. Benim için bu artık yaklaşık 7 yıllık bir yolculuk ve şunu çok net söyleyebilirim: Bu değişim dışarıdan birinin söylediğiyle olmuyor.

Sosyal medyada gördüğümüz gibi “bir anda dönüşüm” diye bir şey yok. Gerçek değişim, zihnin gerçekten ikna olduğunda başlıyor. Ve bu da ancak insanın kendi içindeki mutluluğu tanımasıyla mümkün.
Çünkü iç tatmini sağlamadığınız sürece, hiçbir eşya sizi doyurmuyor. Ne alırsanız alın, o boşluk dolmuyor.
O yüzden uygulamakta zorlananlara hep şunu söylüyorum:
Önce kendinize çok basit bir soru sorun — “Ben gerçekten neyle mutlu oluyorum?”
Sonra bunu keşfetmek için küçük denemeler yapın.

Mesela benim “dolabımdan giyiniyorum” serim bunun bir örneği. 75 gün alışveriş yapmadan yaşayabildiğinizi görmek, aslında sandığınız kadar şeye ihtiyacınız olmadığını fark ettiriyor.
Aynı şeyi stok yapanlar için de söylüyorum, kozmetik alışverişinde kendini tutamayanlar için de… Nerede fazla tüketiyorsanız, orada küçük bir sınır koyup kendinizi gözlemleyin.
Çünkü sürdürülebilirlik bir anda “mükemmel olmak” değil.
Kendini tanımak ve bilinçli seçimler yapmaya başlamak.
Ve bu yolculuk, gerçekten insanın kendine dönmesiyle başlıyor.
ANNE OLDUKTAN SONRA KALBİM ÇOK BÜYÜDÜ
Sürdo hayatına girdikten sonra Begüm’de neler değişti? Anne Begüm’ü biraz anlatır mısın bize.
Sürdo yani bilmeyenler için kızım Deniz Olivya için hem çok dua ettim hem de kolay olmayan bir tedavi süreci sonrası kavuştum ( benim kızım tüp bebek tedavisi sonucu hayatımıza geldi). Ki bu süreç benim içim çok öğretici oldu her kadın gibi tabi ki bende anne halimle tanışırken kendimle ilgili çok değişik şeyler öğrendim yalan yok. 🙂 Alışveriş ve tüketim alışkanlıklarımda hiçbir şey değişmedi, benimle çok dalga geçtiler ama ben doğum öncesi hatta devamında 6 aylık oldu kızım hiç
kıyafet almadım, ikinci el kıyafetlerle hayatımıza devam ediyoruz ve bence hiçbir eksiği yok. Ruhsal anlamda ise kalbim çok büyüdü bunu hep söylerlerdi abartılı gelirdi çok doğruymuş, ben yaradılış olarak herşeyi planlamayı ve kontrol etmeyi çok severdim, doğumla ilgili de aynı noktada herşeyi planlamıştım kiiii kızım 33 haftalık olarak İzmir’de doğmayı tercih ederek prematüre olmayı seçti ve ben o noktadan sonra akışa teslim oldum 🙂 en büyük değişiklik bu oldu diyebilirim gerçekten.
Mutluluğun tanımını senin için beş kelimeyle yapacak olsak, bunlar neler olurdu?
Huzur, özgürlük, samimiyet, denge ve üretmek diye sayabilirim.
EŞYAYA HİZMET ETMEK BENİ ÇOK YORUYOR
Alışverişe gittin vitrinde beğendiğin o elbiseyi almak için içindeki ses seni kışkırtıyor. Senin, tam da bu anda kendimize sormamız gereken sorular olduğunu söylediğin paylaşımına bayıldım. Herkesin bunu yapması lazım. O elbiseyi almadan önce hangi soruları sormalıyız?

Beni en sevdiğim yerden yakaladın ben de hep bunu anlatıyorum. 🙂 İşte en kritik kısım.
Kendine şunları sormanı tavsiye ederim:
– Bunu gerçekten giyecek miyim, yoksa sadece almak mı istiyorum?
– Dolabımda buna benzer kaç parça var?
– 3 ay sonra da bunu sevecek miyim?
– Bu parça benim hayatımı kolaylaştırıyor mu, yoksa karmaşa mı katıyor?
– Bunu almak için kaç saat çalışmam lazım – kaç saatlik birikime eş bir ücreti var diye de sormayı çok kıymetli buluyorum.
Ve en önemlisi:
Ben bunu satın alıyorum… yoksa bu beni mi satın alıyor? Çünkü eşyaya hizmet etmek beni çok yoruyor eminim seni de yoruyordur sadece farkındalığı önemli.
