Tümü

    Lidya Nasman, Ruhsal Saat Tamircisi ile Zamanda Yolculuk

    2021 yılında üçüncü kitabı “Ruhsal Saat Tamircisi” yayımlanan Lidya Nasman, İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü mezunu ve şimdi bir Felsefe öğrencisi bir yazar. Hayat hikâyesinde en çok ilgimi çeken nokta 2012 yılından beri Afrika Ülkelerinde yaşaması oldu. Cezayir, Etiyopya ve şimdi ise Tanzanya’da yaşamını sürdüren Lidya Nasman’a merak ettiklerimi sordum.

    Lidya Nasman nasıl bir kadındır, yakın arkadaşlarınız sizi nasıl tanımlar?

    Bana soracak olursanız kendimi eğlenceli, hayattan keyif almayı bilen, duyarlı ve öğrenmeye, değişime açık bir kadın olarak tanımlarım. Arkadaşlarımın beni nasıl tanımlayacağına gelince; bu soruya ben cevap verirsem kendimi nerede görmek istiyorsam ona göre cevap vereceğimi düşünüyorum. O yüzden direkt aynı soruyu kendilerine yönelterek cevapları değiştirmeden ekliyorum.

    Bence Lidya, kendi sınırlarını net belirleyen, rahatına düşkün, özü sözü bir olan, dünya görüşünü beğendiğim, yenilikçi, kapitalist sisteme karşı, doğa ve hayvan dostu, yanında iyi hissettiğim arkadaşım.

    Lidya nevi şahsına münhasır dediğimiz türden bir insandır. İlk karşılaştığınızda benimsediği fikirleri ve bu fikirlerini  dürüst bir şekilde söylemesi başta rahatsız edebilir. Ama onu tanıdığınızda sizi kesinlikle kendi eksenine çekecektir.  Minyon fiziğinin tam aksine günümüz güçlü amazon kadını tabir edilebilecek ender rastlanılan bir kadındır.

    AFRİKA’DA BİR KELEBEK KANAT ÇIRPAR VE AMERİKA’DA FIRTINA KOPAR 

    Benim gözümde özü sözü bir, kendisini ilgilendirmeyen işlere burnunu sokmayan, hedefleri doğrultusunda inatçı ve dediğim dedik. İnsan popülasyonu konusunda net sınırları olan, realist, konuştuğunda kendisini rahatlıkla dinletebilecek birikimi olan, biraz hiperaktif, ve biraz da takıntılı.

    Bana göre birçok ortama kolaylıkla ayak uydurabilen, gerçeği aramak uğruna bilginin dibini fazlaca araştırmayı neredeyse takıntı haline getiren, üzülmekten asla hoşlanmayıp insanların söylenmesinin aksine olumsuz koşullarda dahi mizah gücü kuvvetli olan.

    Polyananın bir versiyonu. Tüm yapmak istediklerine önce kendini inandıran, kararlı kişiliği ile tam bir savaşçı. Farkındalığı çok yüksek olan, az inatçı ve belki de bundan sebep başarılı. Özgüvenli canlı ve enerjik. Kendini geliştiren, araştıran ve bilgi ile konuşmayı tercih eden Lidya tam bir doğal sürüm. Kendi gibi. İstemediği hiçbir yerde eğer zarureti yoksa bulunmaz.

    Kesinlikle cesur! Hiçbir koşulda ve zorlukta sızlanmayan,  hayatın hep iyi yanlarını gören bir savaşçı. Bilgiye, öğrenmeye aç ve açık. Kendini çok iyi yetiştirmiş bir kadın. Kocasına çok aşık bir sevgili. Şahsına münhasır ömürlük vefalı bir dost.

    ASLA ASLA DEME !

    Şu hayatta kendinizi nasıl konumlandırırsınız? “Asla yapmam dediklerimi yaptığımda farklı bir yüzümle tanışıyorum” diyorsunuz. Şimdiye kadar Lidya Nasman’ın hayattan aldığı en büyük  öğreti ne oldu?

    Asla yapmam dediklerimle sınanacağımı kabullenmek. Değişimin her an içindeyiz ve buna ayak uydurmak zorundayız. Bu değişim de asla “asla” dememeyi gerektiriyor.

    Hepimiz kendimize roller biçiyoruz, aynı zamanda çevremiz de bize farklı roller biçiyor. Yabancıya karşı, aşık olduğumuz insana karşı, ailemize ve arkadaşlarımıza karşı farklıyız. Hepimiz değişime ayak uydurabilmek, toplumun içinde var olabilmek ve sevilmek için çok iyi oyunculuklar sergiliyoruz aslında ve yalnızca tek bir an, tek bir kıvılcım tüm rollerimizi unutup başka bir insana dönüşmemize yetebiliyor, Çünkü hiçbirimiz bir diğerimizden bağımsız olamıyoruz. Derler ya “Afrika’da bir kelebek kanat çırpar ve Amerika’da fırtına kopar.”

    İşte o zaman hiç tanımadığımız bir kimliğimizle karşılaşıyor ve sahnede yeni kimliklerimizle yerimizi alıyoruz. 

    “RUHSAL SAAT TAMİRCİSİ” BİR BAŞUCU KİTABI

     “Aklı Üç Karış Havada” ve “Gölgelerin Güncesi” kitaplarından sonra gelen “Ruhsal Saat Tamircisi” nasıl doğdu, okurlardan gelen geri dönüşler nasıl oldu?

    Benim her kitabımın başlangıç serüveni aynı aslında. Kendimi tekrarlamamak için ne yapabilirim? Eserlerimde bu yüzden farklı türler deniyorum. Çünkü önceliğim okuyucuyu etkilemekten ziyade kendimi geliştirmek oluyor. Farklı konuları araştırmayı, seviyorum. En önemlisi de bakış açımı değiştirmeyi öğreniyorum. Yalnızca ilgi duyduğunuz ve fikirlerinize uyan konuları araştırdığınızda o konunun alimi olabilirsiniz evet, ama gelişim orada değildir. Gelişim inanmadıklarınızı araştırdığınız, kesinlikle karşı olduğunuz konularda bilgi sahibi olduğunuzda başlar.

    Ruhsal Saat Tamircisi, okuyucudan şimdiye kadar tam not aldı. En hoşuma giden ve en çok duyduğum yorum ise; çok detaylı bir araştırma sonucu ortaya çıkan bir başucu kitabı olarak nitelendirilmesi. Bu da emeklerimin boşa çıkmadığını bana gösteriyor ve çok mutlu oluyorum.

    “Ruhsal Saat Tamircisi” okura nasıl bir dünya vaat ediyor, hangi tür okura hitap ediyor, kimler kitabınızı mutlaka okumalı?

    Açıkçası bence herkes her kitabı okumalı, beğenmezse, sıkıcı bulursa ve zaman kaybı olarak görürse bir kenara bırakmalı. Farklı bir zamanda yeniden eline almalı. Baktı ki değişen bir şey yok, kitap hala sıkıcı bir arkadaşına hediye etmeli. İkinci Dünya Savaşı ve tarih ilgisini çekenler okusun desem reenkarnasyona, bilim kurgu sevenler okusun desem günümüz Türkiye’sini ele aldığım bölümlere yazık olur diye düşünüyorum.

    ANLAM ARAMAK YERİNE HAYATIN ANLAMI OLMAYA ÇALIŞMALIYIZ

    Ruhsal Saat Tamircisi kitabının odağında yer alan reenkarnasyona inanıyor musunuz, sizce her insan hayata geliş amacını bularak mı bu hayata gözlerini kapatıyor?

    Dürüst olmak gerekirse kitabı yazmaya başlarken reenkarnasyona şimdikinden daha fazla inancım vardı. İnsan ölümün bir son olmadığına kendini bir şekilde inandırmak istiyor. Biraz önce de dediğim gibi yalnızca inancıma uygun spiritüel kitaplar okusaydım, reenkarnasyonu anlatan belgesellerle yetinseydim fikrim hiç değişmeyecekti.

    Belki de bilimi yok saymış olacaktım. Ama inanmıyorum demek de doğru olmaz. Çünkü aksi ispatlanmadığı sürece her hipotez kabul görebilir, hatta bazen ispatlanan bilimsel veriler bile değişebilir. Milyarlarca yıldır var olan bir dünyayı anlamlandırabilmek, çözebilmek için henüz iki yüz bin yıldır burada olan insanoğlunun daha çok yol kat etmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Hiçbir fikre körü körüne bağlanmamayı ve hiçbir fikri tamamen yok saymamayı tercih ediyorum.

    Her insanın hayata geliş amacı var mıdır acaba? Belki de hiçbir amacımız olmadığını, evrim sürecine uygun olarak yaşam döngüsünün bir parçası olduğumuzu kabul edip çok da anlam yüklememek gerekiyordur. Her şeyde anlam aramak bazılarını mutlu ederken bazılarını da daha çok bilinmezliğe sürüklüyor.

    Dolayısıyla aldığımız her nefesin hakkını vermekten daha anlamlı hiçbir şey olmadığını düşünüyorum. Çünkü dünyaya adımızı altın harflerle yazdıracak bir buluş yapmadığımız, ya da fark yaratan bir sanatçı olmadığınız sürece  öldükten çok kısa bir süre sonra hiç var olmamış gibi unutulacağız. Birkaç nesil sonra  fotoğrafımızı gören torunlarımız “Bu kim ya?” diyecek. O yüzden anlam aramak yerine hayatın anlamı olmaya çalışmalıyız.

    ÖLÜM, YAŞAMDAN KEYİF ALMAMIZA VESİLE OLAN BİR ARMAĞANDIR

    Biliyor musun etrafınızdaki birçok kişi ölü ve bundan haberleri bile yok. Çünkü ölüm ruhun bedeni terk etmesi değil, sevginin kalbi terk etmesiyle olur. İşte ben de sana nasıl öldüğümü en başından anlatacağım diyor roman karakteriniz. Sevgi, Aşk, Dostluk, Ölüm, Doğum… Bu kelimelerin sizde yarattığı ilk duygu ve tanım ne olurdu, bir iki cümle söyleyebilir misiniz her biri için?

    Sevgi, bir ihtiyaçtır. Anne karnından çıktığımız andan itibaren gelişimimizi doğru tamamlayabilmemiz için hava, su kadar önemli bir ihtiyaç.

    Aşk, bağlılık ile bağımlılığı birbirine karıştırmamıza sebep olandır.

    Dostluk, sosyal canlılar olan insanların psikolojik sağlığını koruyabilmelerinin, var olduğunu ve kabul gördüğünü kendilerine ispat etmelerinin yoludur.

    Ölüm, kabul etmek istemesek de yaşamdan keyif almamıza vesile olan bir armağandır.

    Yaşam, kendisinden keyif alamadığımız, hep bir şeyler eksik kalıyor diye hayıflandığımız ve kısacası en yanlış anladığımızdır.

    ÇOK ÖNEMLİ BİR SORUN VAR; IRKÇILIK

    Geçmişimizin geleceğimizi ne kadar etkilediğini düşünüyorsunuz, nasıl bir gelecek hayal ediyorsunuz?

    Geçmişimiz geleceğimizi izin verdiğimiz ölçüde etkiliyor. Bu soruyu kendi adıma cevaplayacak olursam, keşkeleri olan bir insan değilimdir. Kitapta da yazdığım gibi her keşkemiz kaçırılmış fırsatları, boşa geçirdiğimiz zamanları, yaptığımız hataları, korktuğumuz için vazgeçtiklerimizi ve vazgeçtiğimiz için pişman olduklarımızı içinde barındırıyor. Buna gerek var mı? Ya da yaşam gerçekten geçmişte yaşayabileceğimiz kadar uzun mu? Bence değil.

    Geleceği de hayal etmiyorum açıkçası. Çünkü o da insanda kaygı yaratıyor. Ama bu demek değildir ki vurdumduymaz bir hayat yaşıyorum. Belki de birçok insandan çok daha fazla duyarlıyım dünyaya karşı. Sorumluluklarım olduğunu düşünüyorum, dünyanın bize ihtiyacı olmadığını, ona iyi bakmazsak bizden kurtulmanın bir yolunu bulacağını da biliyorum. Ona göre davranmaya çalışıyorum.

    Nasıl bir dünyada yaşamak istediğimi hayal ediyorum sadece. Temiz, yemyeşil, içime çektiğim oksijenle zehirlenmediğim, denizin mavisinde serinlediğim, tüm canlılarla barışık olduğum. Kediyi köpeği kayırırken böceği yılanı öldürmediğim bir dünya.  Onun dışında bireysel bir gelecek hayalim yok. Şarkıda da söylendiği üzere; gelsin hayat bildiği gibi!

    BAZEN AKILSIZ OLMANIN YARATTIĞI ÖZGÜRLÜĞE TESLİM OLMALIYIZ 

    “Geçmiş, şimdi ve gelecek farklı bedende aynı ruhta mümkün mü” diye soruyor roman kahramanınız? Sizce mümkün mü? Bu hikâyeleri oluştururken nelerden beslendiniz?

    Neden mümkün olmasın diye ucu açık bir cevap vereceğim. Aksi ispatlanmadığı sürece her şey mümkün. Eğer inanmıyorsak ya neden inanmadığımızı ispatlamalıyız ya da kafamızda her zaman bir soru işareti bırakmalıyız.

    Üç farklı zamanda üç farklı hikayeyi oluştururken en çok üzerinde durduğum konu aslında reenkarnasyon değildi. Spiritüalimzden de beslendiğimi söyleyemeyeceğim. Tüm zamanların tek bir ortak sorunu vardı: Irkçılık. Bence kitapta anlatılan ruh göçünden, bilimsel verilerden ve tarihten çok daha önemli bir sorun ırkçılık.

    Cezayir, Etiyopya ve şimdi ise Tanzanya’da yaşamınızı sürdürüyorsunuz. Çoğunluk Türkiye’den kaçıp Avrupa’da Amerika’da yaşama hayali kurarken Lidya Nasman’ı Afrika Ülkelerine sürükleyen nedeni merak ettim açıkçası.

    Benim eşim inşaat mühendisi olduğu için işi dolayısıyla bu ülkelerde yaşıyoruz. Türkiye’den kaçmak, yurt dışında yaşamak gibi bir hayalim yok açıkçası. Dönüp dolaşacağım yer kesinlikle Türkiye’dir. Birçok farklı sebepten dolayı gidenleri de asla yargılamıyorum. Herkesin kendince sebepleri olduğunu biliyorum. Ama benim için bu kadar zor şartlarda kurulan ülkeyi terk etmek bir seçenek değil.

    “Kendinden kaç sen yaratabilirsin? Ve kaçı sen kalmaya devam eder?” Bu sözü çok sevdiğinizi ve kitaplarınızda kullandığınızı biliyorum. Peki, Lidya Nasman’ın  bu sorulara cevabı nedir?

    Kendimden kaç ben yaratacağımı hiç bilmiyorum. Bazen dönüp üniversite yıllarımı düşünüyorum. “Ah şimdiki aklımla yirmi yaşında olmak vardı” diyenleri asla anlamıyorum mesela. O çılgınlıkları yapabilmek, hayatımıza o denli güzel anılar katabilmek için bazen akılsız olmanın yarattığı özgürlüğe teslim olmamız gerektiğini düşünüyorum. Her benle barışabilmeyi, her beni güler yüzle karşılayabilmeyi hayal ediyorum yalnızca. 

    Teşekkür ediyorum bu samimi cevaplara, kitabınızın yolu açık, okuru bol olsun.

    4 YORUMLAR

    1. Merhabalar.
      Lidya Nsaman, gerçekten çok ilginç bir yazar ve araştırmacı. Onun memleketini de merak ettim. Çok zor şartlar altında kurulan Türkiye’yi terk etme gibi bir düşüncesi olmadığını, sadece eşinin inşaat mühendisi olması sebebiyle bu ülkelerde bulunduğunu açıklaması da gerçekten çok anlamlı ve insanı duygulandıran bir cevaptı. Bizi Lidya Nasman ve onun kitabıyla tanıştıdrığınız için çok teşekkür ederim.
      Selam ve saygılarımla.

    Yorumun benim için değerli

    Please enter your comment!
    Please enter your name here

    Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.